GDO’lar ve Sağlığımız

0
387
GDO'lar ve Sağlığımız

Bilimin en önemli kuralının kanıta dayalı olmasına karşılık, bilimin çıkış noktası “şüphecilik”tir. GDO’ların çevre konusunda oluşturdukları olağanüstü tehlike herkesin bilincindedir. Buna karşılık insan sağlığı konusundaki olası zararlarına daha büyük kuşkuyla bakılmalıdır. Bugün için varsayım kabul edilen ve hatta reddedilen pek çok olumsuz etkisinin bundan beş ya da on yıl sonra ortaya çıkmayacağını kimse ileri süremez. Dahası GDO’ların insanlarda yaratacağı sağlık sorunları “kuyruk uzaması, boynuz çıkması, dişlerin uzaması” gibi değişiklikler olmayacak, bütün toplumu etkileyen, üstesinden gelinemeyecek ve kalıcı sağlık sorunları olarak karşımıza gelecektir. Çünkü canlılara aktarılan yeni genlerin insan sağlığı üzerindeki etkilerine dair çok az bilgi birikimi var. Tıpta her gün bilmediğimiz başka şeyler ortaya konduğundan bu yaklaşımın güvenli olduğunu iddia etmek mümkün değil.

Bilim çevrelerince kabul görmüş Gaya hipotezine göre biz, yani bitkiler, hayvanlar, insanlar; yani toprak üzerindeki canlı ve cansız bütün varlıklar tek bir canlı varlığız. Bu nedenle nasıl bir canlının bir yerinin küçük bir hastalığı bütününü etkiler ve hastalanmasına yol açarsa, dünyamızda olup biten herşey bizi doğrudan ya da dolaylı etkileyecektir. Bu nedenle duyarsız kalmak, üzülmek ve kabullenmekten öte yapabileceğimiz şeyler var. GDO’nun sağlık konusundaki olumsuz etkileri konusunda bilgilenmek ve bilinçli kamu tepkisi oluşturmak iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Bitkilerde Uygulanan Genetik Mühendisliği
Yöntemlerinin Sorunları:

1- Bitkilerde uygulanan genetik mühendisliği yöntemlerinin en önemli sorunlarından biri, konak genomuna eklenecek yabancı genin bitki DNA’sının tam olarak neresine yerleştirileceğinin belirlenememesidir. Bu güne kadar gen transferi için hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, transfer edilen yabancı genin bitki DNA’sında tam olarak hangi bölgeye yerleştirildiği bilinmemektedir. Genin bitki DNA’sında yerleşeceği bölge tamamen rastlantısaldır. Bu rastlantısallık bitki hücresine ait yapısal ya da düzenleyici genlerin etkinliklerini değiştirerek bitkide metabolik farklılaşmalara yol açabilir. Yani sonuç, yabancı gen aracılığıyla bitki hücresinde üretilmesi istenen proteinin üretimi ve bitkiye kazandırılmak istenen özelliğin aktarılması ile sınırlı kalmayabilir.

Roundup Ready soyalarındaki verim gerilemesinin nedeni olasılıkla bu tür beklenmeyen metabolik değişikliklerdir. Bir diğer örnek, soyaya glifosat dayanıklılık geninin aktarılması sonucu RR soyalarda ortaya çıkan ısıya duyarlılık özelliğidir. Toprak sıcaklığı belli bir derecenin üzerine çıktığında soya gövdesinin neredeyse %100 oranında çatladığı görülmüştür. Bu sorunun altında yatan nedenin, yabancı gen transfer edilen RR soyalarda aşırı lignin üretimi olabileceği düşünülmektedir. Bu durumda RR soyaların sıcak iklimlerde yetiştirilmesi mümkün olmayacaktır.

2- Gen teknolojisinin ikinci büyük sorunu aktarılan nükleotid dizisinin kararsızlığı, değişebilirliği ve yeniden düzenlemelere açık olmasıdır. Bu tür değişiklikler allerjik reaksiyonlara neden olan proteinlerin ve toksik maddelerin üretimine yol açabilir.

13 Mayıs 2000 tarihinde Monsanto firması, RR Soya genomunda, işlemin ABD’de onay aldığı 1992 yılından beri soyaya ekledikleri tek gen olduğu iddia edilen CP4EPSPS geni dışında nereden köken aldığı bilinmeyen iki DNA parçacığı daha saptadıklarını açıklamıştır. Söz konusu DNA parçacıkları Monsanto’nun bugüne kadar dağıtımını yaptığı bütün RR soya soylarında bulunmaktadır. Ancak Monsanto firmasına göre “hiçbir zararlı yan etkisi bildirilmemiştir.”

3- Doğada normal koşullarda gerçekleşmeyen prokaryot ve ökaryot genleri arasındaki rekombinasyon da teknolojiye ilişkin belirsizliklerden biridir. Prokaryotlarla ökaryot organizmaların genetik kod translasyonu (protein sentezi sırasında kullanılan mekanizma) bazı açılardan farklılık gösterir. Buna bağlı olarak, sentezlenen proteindeki bazı aminoasitler orijinal organizmadaki DNA dizisine göre beklenen proteinin aminoasit dizisinden farklı olabilir. Bu durum E. coli bakterisine ürettirilen insan insülin benzeri büyüme faktöründe saptanmıştır. İnsan proteinindeki arginin aminoasidi yerine E. coli bakterisinde sentezlenen proteinde lizin aminoasidine rastlanmıştır (R. Seetharam ve ark., BBRC., vol. 155, p 518, 1988).

4- GDO teknolojisinin bir diğer sorunu gen transferinde kullanılan plazmidin içerdiği antibiyotik direnç genidir. Teknik açıdan antibiyotik direnç geninin varlığı E. coli’deki yabancı genin çoğaltılması ve rekombinan bitki hücrelerinin gen aktarımı başarılı olmamış hücrelerden ayrılarak seçilmesi için gereklidir. Gen transferi sonrası ortama söz konusu antibiyotik eklendiğinde, aktarılması istenen yabancı genle birlikte transfer edilen antibiyotik direnç geni, transferin başarılı olduğu bitki hücrelerinin hayatta kalmasını sağlamaktadır. Buna karşılık gen transferi başarılı olmadığı için aktarılmak istenen yabancı geni ve antibiyotik direnç genini almamış hücreler duyarlı oldukları için antibiyotiğe maruz kaldıklarında ölürler. Yani antibiyotik direnç geni, gen aktarımının başarılı olduğu hücrelerin laboratuvar koşullarında kolaylıkla ayırt edilmesini sağlayan bir tür belirleyicidir. Böylece işlemin verimliliği artırılır. Ancak aslında antibiyotik direnç geninin aktarılması genetik modifiye bitki için gereksiz, ürünü tüketen canlıların sağlığı açısından da tehlikelidir.

Allerjik Reaksiyonlar:

ABD’de her dört kişiden biri bazı besinlere karşı allerjik tepki verdiğini ifade etmektedir (Sloan ve Powers, 1986). Çalışmalar, erişkinlerin %2’sinde, çocuklarınsa %8’inde IgE aracılı besin allerjisi olduğunu ortaya koymuştur (Bock, 1987; Sampson ve ark., 1992). IgE aracılı allerjilerde allerjene karşı kaşıntıdan ölümcül anafilaktik şoka varan farklı tablolar ortaya çıkabilir. Alerjik reaksiyonlardan en sık sorumlu besin maddeleri fındık, fıstık ve kabuklu deniz ürünleridir.

İngiltere’de ise geçen yıllar içinde %50 oranında artan soya allerjisi vakalarından ithal edilen GD soyanın sorumlu olabileceği düşünülmektedir.

11 Aralık 2003’te Rusya’da yapılan bir basın toplantısında bir grup bilim adamı son üç yıl içinde allerji semptomları gösteren hastaların sayısında üç kat artış olduğunu ve altta yatan nedenin GDÜ’lerin tüketimi olabileceğini açıklamışlardır. Benzer şekilde GDÜ’lerin düzenli olarak tüketildiği ABD’de de allerji vakalarının sayısı artmaktadır.

Mart 1996’da ABD’deki Nebraska Üniversitesi’nden araştırmacılar Brezilya fındığında bulunan bir allerjenin soyaya aktarılmış olduğunu doğruladılar. Pioneer Hi-Bred International tohum firması, hayvan yemi olarak kullanılan soyanın protein içeriğini artırmak için Brezilya fındığında bir tohum proteinini kodlayan geni soya bitkisine aktarmışlardı. In vitro testlerde ve deri testlerinde, GD soya türünün Brezilya fındığına allerjisi olan kişilerde bulunan IgE ile reaksiyon verdiği belirlenmiştir (Nordlee ve ark., 1996).

New York Üniversitesi Beslenme Bölümü başkanı Marion Nestle’ın da ifade ettiği gibi bu olayda transgenik soyalara aktarılan gen kaynağının allerjenik olduğu biliniyordu; allerjik bireylerden alınan serum örnekleri testlerde kullanılabilmişti ve sonuçta ürün pazardan geri çekilmişti (Nestle, N Eng J Med 1996; 726). Ancak GDÜ’lerde yalnızca bilinen, sık rastlanan fındık, fıstık, kabuklu deniz hayvanları ve süt ürünleri gibi allerjen kaynakları değil, bütün bitki türleri, bakteriler ve virüsler gen kaynağı olarak kullanılabilir. Kaldı ki ürünün tüketiciye sunulmasından önce belirli bir proteinin allerjen olup olmadığını belirleyebilecek yeterlilikte bir test yoktur. Bu durumun en tipik örneği, yapılan hayvan deneylerinin Brezilya fındığı tohumundaki depo proteininin bir allerjen olmadığını düşündürmüş olmasıdır (Nordlee ve ark., 1996). Hayvan deneylerinin sonuçlarına güvenilmiş olsaydı ve soyanın satışı onaylansaydı altından kalkılması zor bir sorunla karşılaşılabilirdi.

Biyoteknoloji firmalarının çoğu gen vericisi olarak bitkiler yerine giderek daha fazla oranda mikroorganizmaları kullanmaktadırlar. Bu genlerin ürünü olan proteinlerin allerjenik potansiyeli ise günümüz teknolojisiyle tahmin edilemez ve sınanamaz. Marion Nestle, transgenik soya olayına atıfta bulunarak, bir sonraki vakada işleyişin bu kadar ideal ve toplumun bu kadar şanslı olmayabileceğini ifade etmektedir. Transgenik ürünler için pazarlama öncesi bilgilendirme ve etiketlendirme de dahil olmak üzere düzenleyici politikaların geliştirilmesi herkesin yararına olacaktır (Nestle, 1996; 727).

Çocuklarda Besin Allerjisine Bağlı Anafilaktik Şok ve Ölüm:

Allerjenler, genetik mühendisliği yoluyla bireylerin allerjik olduklarını bildikleri için tüketmekten kaçındıkları besinlerden, güvenli olduğunu düşündükleri için tüketmekte sakınca görmedikleri besinlere aktarılabilir. Bu durumda birey allerjeni taşıdığını bilmediği GDÜ’yü tüketerek bilmeden kendini riske atacaktır. Tüketici sağlığını bilinmeyen ya da sık rastlanmayan allerjenlerin etkilerine karşı korumanın tek yolu GDÜ’lerin etiketlendirilmesidir. Aksi takdirde allerjenlere duyarlı bireylerin ürünler arasında seçim yapma hakkı yok sayılacaktır. Allerjik reaksiyonların sık olmasa bile anafilaktik şoka bağlı ölüm riski taşıdığı ve besin allerjisinden en fazla etkilenen grubun çocuklar olduğu göz önüne alınırsa durumun ne denli acil olduğu daha da iyi anlaşılabilir.

Sampson ve ark.nın çalışmasında çocuklarda ve adolesanlarda (2-17 yaş) besine karşı gelişen ölümcül ya da ölümcüle yakın 13 anafilaktik reaksiyon vakası bildirilmiştir (N Eng J Med 1992;327:380-4). Söz konusu vakalarda allerjen kaynağı besinlerin fıstık, fındık, yumurta ve süt olduğu belirlenmiştir. Çalışmacılar ticari besinlerdeki protein katkılarının giderek artan oranlarda kullanılmasına paralel olarak besine bağlı anafilaktik reaksiyonlarda artış beklenebileceği konusunda uyarmaktadırlar. Araştırmacıların dikkat çektikleri bir diğer nokta da çalışmada söz edilen hastaların anafilaktik reaksiyonlarda yaşam kurtarıcı ilaç olarak kullanılan adrenaline beklenen düzeyde yanıt vermemiş olmasıdır.

Toksik Etkiler ve Triptofan Felaketi:

1980’lerin sonlarında Japonya’daki Showa Denko firması transgenik bir bakteriye ürettirilen triptofanı ABD’de satışa sunmuştur. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde nörolojik sorunlarla birlikte giden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıkmıştır. Bu sorunları yaşayan 1500 kişide kalıcı hasar gelişmiş, 37 hasta kaybedilmiştir (Mayeno ve Gleich, 1994). Eozinofili-miyalji sendromlu hastalarla karşılaşan hekimler, bu tıbbi sorunun Showa Denko firması tarafından üretilen triptofanla bağlantılı olduğunu fark etmişlerdir. Ancak ürün pazardan çekilene kadar aylar geçmiştir. Ürünün genetik mühendisliği yoluyla üretildiğine ilişkin bir etiket taşıması sorunun çok daha çabuk aydınlanmasını sağlayabilirdi. Showa Denko firması ise ABD hükümetinin sorunun nedenini araştırmaya yönelik girişimlerinde işbirliği yapmayı reddetmiştir. Ancak yapılan incelemeler sonucunda, transgenik bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve besin takviyesi olarak sunulan ürünün bu toksik madde ile kontamine olduğu anlaşılmıştır (Mayeno ve Gleich, 1994).

Dr. Arpad Pustzai, İskoçya’da Rowett Araştırma Enstitüsü’nde çalışırken yaptığı bir çalışmada sıçanlara GD patates yedirmiş, hayvanlarda beyin ve diğer organların gelişiminin yetersiz olduğunu, bağışıklık sisteminin çöktüğünü gözlemlemiştir. Dr. Pustzai çalışmasının sonuçlarını yayınladıktan sonra görevinden azledilmiştir.

GDÜ’lerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri bir yana, en fazla endişe verici yanlarından biri ön görülemeyen mekanizmalarla insan sağlığını tehdit etmesidir. Bilinmeyenlerin bilinenlerden çok olduğu bu denklemde doğal mekanizmaların işleyişi göz önüne alınmadığında, yol açacağı sonuçlar kolayca kontrolden çıkabilir.

Glifosat ve Kanser:

Herbiside direnç geni aktarılan soya gibi GDÜ’ler ile glifosatın birlikte kullanılması ve tozlaşma yoluyla direnç geninin yabani bitkilere geçişi sonucunda glifosata dirençli süper yabani otların ortaya çıkabileceği konusundaki uyarılar giderek artmaktadır.

İddia edilenin tersine, herbiside direnç geni aktarılan soyaların zaman içinde herbisid kullanımında artışa yol açtığı bildirilmiştir (Benbrook).

İsveç’ten Dr. L. Hardel ve Dr. L. Eriksson yaptığı çalışma ise glifosat ile ilgili endişelerdeki haklılık payını ortaya koymaktadır. Hodgkin dışı lenfomalarla pestisid kullanımı arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmada sorumlu pestisidler arasında glifosatın da adı geçmektedir (Cancer, vol 85, p 1353, March 1999).

Antibiyotik Direnci Genlerinin Yol Açabileceği Sorunlar:

GDÜ’lerin üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığıyla yayılmasıdır. Bakteriler arasında doğal yollarla gen alışverişi yapıldığı bilinmektedir. Antibiyotik direnç genlerinin patojen mikroorganizmalara geçişi, bu bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların kontrol altına alınmasını güçleştirecektir. Bakteriler uygun ortamda çıplak DNA’yı yapısı içine alabilmektedir. Bir başka deyişle GDÜ’yü tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin GDÜ’nün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması kuramsal olarak mümkündür.

Alman bir entomolog olan Prof. H. H. Kaatz herbiside direçli kanola poleni ile beslenen bal arılarının sindirim sisteminde herbiside dirençli enterobakteriler ve mayalar bulunduğunu göstermiştir. Yani insan ve besi hayvanlarının sindirim sisteminde doğal olarak bulunan enterobakteriler GDÜ’lerin tüketilmesi sonucu antibiyotiğe direnç özelliği kazanabilirler.

Novartis’in ürettiği bir Bt mısırı ampisiline direnç geni taşımaktadır. Ampisilin insanlarda ve hayvanlardaki enfeksiyonların bir çoğunda kullanılan değerli bir antibiyotiktir. İngiltere de dahil olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri, ampisiline direnç geninin mısırdan besin zincirindeki bakterilere geçiş yapabileceği ve ampisilinin bakteriyel enfeksiyonlara karşı kullanımını tehlikeye sokabileceği endişesiyle Novartis Bt mısırının yetiştirilmesini yasaklamışlardır. Söz konusu mısırda ampisiline direnç geni ile bağlantılı olarak kullanılan promoter gen tehlikeyi daha da ürkütücü kılmaktadır. Promoter genler, işlevsel genin çalışmasını kontrol eden bir açma kapama sistemi olarak düşünülebilir. Novartis Bt mısırında kullanılan promoter gen ise bitkiye değil bakteriye aittir. Bu durumda genin bir bakteriye geçişi halinde eksprese olarak antibiyotik direnci ile ilgili protein üretimine yol açması olasılığı daha da artmaktadır.

Union of Concerned Scientists (UCS) antibiyotik direnç geni içeren besinlerin enfeksiyon hastalıklarında kullanılan antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği konusunda uyarmaktadır. British Royal Society ise Eylül 1998’de GDÜ’lerde antibiyotik direnç genlerinin kullanılmasına son verilmesi çağrısında bulunan bir rapor yayınlamıştır.

Bt’nin Sağlık Üzerindeki Olası Etkileri:

Böceğe dirençli ürünler bir toprak bakterisi olan Bacillus thuringiensis’ten elde edilen değiştirilmiş bir gen içermektedir. Bu gen bitkinin yapraklar ve meyve de dahil olmak üzere bütün bölümlerinde bir endotoksinin aktif biçiminin üretilmesini sağlamaktadır. Bakterinin kendisi uzun zamandan beri özellikle organik tarım yapanlar tarafından göreceli zararsız doğal bir insektisid olarak kullanılmaktadır. ABD ve Avrupa’da konvansiyonel tarım yöntemlerinin bir parçası olarak toksik kimyasal kullanımını azaltmak amacıyla da tercih edilmektedir. Ancak günümüzde Bt spreylerinin yerini giderek transgenik Bt mısır, pamuk, patates, domates ve pirinç almaya başlamıştır ki en yaygın yetiştirilen ürün Bt pamuktur (James, 1997).

Bt ürünler ilk bakışta ekolojik açıdan kimyasal pestisid kullanımını azalttıkları için avantajlı gibi görünseler de ciddi sakıncalar taşımaktadır. Sürekli Bt endotoksini üreten ürünler tarım zararlılarında Bt endotoksinine karşı direnç gelişmesini hızlandırabilir. Araştırmacılar Bt ürünlerin yaygın ekimini takip eden birkaç yıl içinde Bt’nin göreceli faydasız hale geleceğini tahmin etmektedir (Gould, 1988, 1991). Bt’ye direncin yaygınlaşması organik tarımla uğraşanları zor durumda bırakacaktır. Zira Bt spreyi ile önceden kontrol edilebilen tarım zararlılarına karşı ellerinde pek az seçenek kalacaktır. Buna karşılık konvansiyonel yöntemleri kullanan çiftçiler ise daha toksik pestisidlere geçiş yapmak zorunda kalacaktır. İllinois Üniversitesi’nde yakın zamanda geliştirilen bir Bt mısır bilgisayar modelinde ABD’deki bütün çiftçilerin Bt mısır yetiştirmesi halinde yalnızca bir yıl içinde direnç gelişeceği ön görülmüştür (Burghart, 1998). Kuzey Carolina Üniversitesi’nden araştırmacılar mısırla beslenen bir vahşi güve türü popülasyonunda Bt direnç geni saptamışlardır (Gould ve ark., 1997).
Bt içeren ürünlerin ekolojik denge üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin endişe uzun süreden beri ifade edilmektedir. Ancak Bt’nin sağlık üzerindeki etkileri ile araştırmalar daha yakın tarihlidir. Sprey pestisid olarak kullanılan Bt toprakta parçalanmaktadır. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabilmektedir. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değildir. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra dahi sürdürmektedir. Bt içeren gıda tüketiminin uzun vadeli etkileri ise bilinmemektedir.

1999 yılında yayınlanan bir çalışmada, Bt spreyine maruz kalan çiftçilerde allerjik yanıtın parçası olarak değerlendirilebilecek cilt duyarlılığı ve kanda IgE ve IgG antikorları saptanmıştır. Allerji sinyali veren bir diğer özellik de daha fazla Bt spreyine maruz kalan kişilerde reaksiyonun daha şiddetli olmasıydı. İncelenen bireylerde solunum sistemi ile ilgili semptom saptanmamasının nedeni, spreye maruz kalma süresinin göreceli kısa ve spreyden alınan Bt toksini miktarının az olmasından kaynaklanabilir. Öte yandan Bt ürünlerin tüketiminde bireyin maruz kaldığı Bt toksini miktarı bunun 10-100 katıdır. Bu Bt ürünlerin tohumlarındaysa çok daha fazla miktarda toksin bulunabilmektedir.
Filipinler’de bir Bt mısır (Dekalb 818 YG) ekim alanının yakınında yaşayan köy halkında solunum yolu, sindirim sistemi, cilt reaksiyonları ve ateşle seyreden tablonun mısırın polen saçtığı dönemde ortaya çıktığı fark edilmiştir. Bu bireylerin kan örneklerinde Bt toksinine karşı antikorlar saptanmıştır. Norveç’teki Gen Ekolojisi Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada Bt toksininin (Cry1AB) aynı bitki üzerindeki farklı mısır tanelerinde dahi değişik düzeylerde olduğu gösterilmiştir. Bu sonuç, gen aktarımı yapılan bitkilerde gen ürününün ne miktarda sentezleneceğinin önceden tahmin edilemeyeceğine ve bitkiden bitkiye değişkenlik gösterdiğine işaret etmektedir.

GD pamuk ve mısırda bulunan Bt toksinine benzer olan Cry1Ac’nin farelerin kan ve müköz zarlarında antikor yanıtı gelişmesine neden olduğu gösterilmiştir. Bu konuyla ilgili yapılan üç hayvan çalışmasından birinde Cry1Ac’nin diğer antijenlere karşı gelişen bağışıklık sistemi yanıtını, kolera toksini kadar güçlü uyardığı belirlenmiştir. Bu çalışma Bt’nin bir adjuvan gibi rol oynayabileceğine işaret etmektedir. Adjuvan, bireyin diğer allerjen ve immünojenlere karşı duyarlılığını artıran kolaylaştırıcı ajandır. Bir başka deyişle, kuramsal olarak adjuvana maruz kalan bir toplumda yalnızca o etkene bağlı olanlar değil, adjuvanın eşlik ettiği allerjik reaksiyonların hepsi artabilir. Son yıllarda özellikle İngiltere’de ve ABD’de arttığı bildirilen allerjik reaksiyonların altında yatan mekanizma bu olabilir.

Natural Toxins dergisinde yayınlanan bir çalışmada, farelere doğal Bt-proteini içeren yem yedirilmiştir. İnce barsakların son bölümü olan ileumdan alınan doku kesitleri üzerinde elektron mikroskopisiyle yapılan incelemelerde anlamlı yapısal bozukluklar saptanmıştır. Yapılan hayvan çalışmaları Bt’nin memelilerde aktif olduğunu, sindirim sisteminde parçalanmadığını, barsaklarda bağlanabildiğini ve insan sağlığı açısından tehdit oluşturabileceğini düşündürmektedir.
Bt’nin farelerde oluşturduğu reaksiyonlarla ilgili kanıtlara karşın ABD Çevre Koruma Dairesi (EPA) gibi yetkili kuruluşlar Bt toksininin ince barsaklara ulaşacak kadar uzun ömürlü olamayacağını öne sürmektedirler. İddia edilen görüş Bt toksininin midede sindirildiğidir. Ancak bu iddia biyoteknoloji şirketlerinin deney tüplerinde yaptığı in vitro testlere dayanmaktadır. Deney tüpüne Bt proteini ile birlikte hidroklorik asit ve protein sindirimini sağlayan pepsin karışımı içeren uyarılmış mide özsuyu konarak midedeki sindirimi taklit eden bir ortam oluşturulmaktadır. Proteinin parçalanmadan kaldığı süre uzadıkça allerji ile ilişkili antikor yanıtı oluşturma şansının da arttığı kabul edilmektedir.
FAO/WHO da protein kararlılığını değerlendirmek için benzer bir test önermektedir. Monsanto’nun Bt mısır proteini (Cry1Ab) değerlendirmesine göre proteinin %90’ından fazlası iki dakika içinde parçalanmaktadır. Ancak araştırmacılar bu testlerin en yanıltıcı tarafının, test sonucunun kullanılan asidin gücü, enzim miktarı ve bekleme süresine göre değişmesi olduğunu vurgulamaktadır. Monsanto’nun kullandığı yöntemdeki parametrelerin gerçekçi olmadığı ve proteini özellikle parçalamak üzere tasarlanmış olduğu belirtilmektedir. Örneğin; Monsanto’nun deney yönteminde kullanılan asit pH’ı 1.2 iken FAO/WHO daha hafif asit özellik gösteren pH 2 değerinin kullanılmasını önermektedir. Ayrıca Monsanto testlerinde esas alınan pepsin/protein oranı FAO/WHO standardının 1.25 katıdır. Yani göreceli fazla miktarda enzim ve daha güçlü asit kullanılmaktadır. Bu durumda proteinin gerçek mide içi ortamdan daha fazla ve hızlı sindirilmesi zaten beklenen bir sonuçtur. Aynı protein farklı bir çözelti kullanılarak denendiğinde toksinin %10’unun iki dakika değil, 1-2 saat parçalanmadan dayandığı saptanmıştır.

Bir başka çalışmada, Bt toksininin FAO/WHO tarafından belirlenen maksimum parça boyutlarına ya da daha büyük parçalara kadar sindirilebildiği, dolayısıyla potansiyel allerjenik etki gösterebilecek büyüklükte parçaların oluştuğu gösterilmiştir.

Sonuç olarak, GDÜ’lerin yapısında bulunan Bt toksini gibi maddelerin sağlık üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde deney tüpü ortamında yapılan testlerin sonuçları güvenilir değildir ve organizmanın sindirim sistemindeki gerçek ortamda olup bitenleri yansıtmamaktadır. Kaldı ki Bt proteininin sindirim sisteminde bütünüyle parçalanmadan korunduğu hayvan modellerinde gösterilmiştir.

FAO/WHO tarafından allerjenik etkinin değerlendirilmesi amacıyla kullanılan ikinci yöntem yabancı protein ile bilinen allerjenlerin yapılarının karşılaştırılmasıdır. GD proteinin bir bölümündeki aminoasit dizisinin bilinen allerjenle benzerlik göstermesi halinde GDÜ’nün allerjik reaksiyona yol açma olasılığı artacaktır. FDA’den bir araştırmacının yaptığı çalışmada Bt toksini Cry1Ab ile yumurta sarısında bulunan bir allerjen arasında yapısal benzerlik saptanmıştır.

Rekombinan Sığır Büyüme Hormonu (RSBH):

Diğer GD ürünlerin yanı sıra süt verimi artırmak için kullanılan RSBH uygulanan sığırlardan elde edilen sütün uzun vadedeki etkileri de bilinmemektedir. Yapılan çalışmalar RSBH uygulanan ineklerden elde edilen sütün düşük kaliteli ve protein içeriğinin doğal süte oranla az olduğunu göstermiştir. Ayrıca bu sütler daha fazla bakteri içerdiği için daha çabuk bozulmaktadır. FDA ise doğal süt ile RSBH uygulanan ineklerin sütü arasında önemli bir fark olmadığını iddia etmektedir.
Hormon enjeksiyonu yapılan ineklerde ciddi sorunlar oluştuğu bilinmektedir. RSBH uygulanan ineklerde meme enfeksiyonları, yumurtalıklarda kist gelişimi, rahim ve sindirim sistemi ile ilgili bozukluklar daha sık görülmektedir. Bununla bağlantılı olarak hayvanlarda gebelik oranı düşmekte, buna karşılık antibiyotik kullanma sıklığı artmaktadır. Araştırmacılar besi hayvanlarında antibiyotik kullanımının insanlarda antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği yönünde uyarmaktadır.
Avrupa Komisyonu Monsanto’nun biyoteknoloji ürünü olan RSBH enjekte edilen ineklerin sütünde aşırı miktarda insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1) bulunduğunu açıklamıştır. Yayınlanan raporda aşırı miktarda IGF-1’in özellikle meme ve prostat kanseri açısından risk faktörü oluşturduğu belirtilmektedir. Amerika’da süt tüketenlerin kanındaki IGF-1 düzeylerinin süt içmeyenlere göre %10 oranında yüksek olduğu saptanmıştır (Journal of the American Dietetic Association, 10/99,p.1231). RSBH’nin kullanımı için onay veren FDA 1990 yılında hormonun insan sağlığına zarar vermediğini açıklamıştır. Doksan gün süren hayvan çalışmalarında beslenen sıçanlarda toksikolojik açıdan anlamlı değişiklik görülmemesi nedeniyle bu sonuca varılmıştır. Bu verilere dayanarak insanlardaki toksikolojik testlere gerek görülmemiştir. Buna karşılık 1998 yılında Health Canada, FDA&’nın bulgularıyla çelişen sonuçlar yayınlamıştır. Kanadalı araştırmacılar sıçanlarda RSBH’nin emilime uğradığını, deneyde kullanılan hayvanların %20-30′ unda bağışıklık sistemi ile ilgili reaksiyonların ortaya çıktığını bildirmişlerdir. Bazı erkek sıçanların tiroid bezlerinde kist oluşumu ve prostat ile ilgili anormallikler gözlenmiştir.

Mayıs 1999’da Avrupa Birliği’ne sunulan çalışmaların ön sonuçlarında östradiyol hormonunun kansere yol açıcı etkileri bildirilmiştir. Avrupa Birliği tarafından hazırlanan basın duyurusunda ette az miktarda dahi bulunsa östradiyol kalıntısının kanser gelişiminde uyarıcı etki yapabileceği ve mevcut vakaların durumunu kötüleştirebileceği bildirilmiştir. Nicel bir risk tahmini için yeterli kanıt bulunmamakla birlikte kullanılan diğer beş hormonun da karsinojenik etkileri olabileceği ifade edilmiştir. Basın duyurusunda kadınlar ve çocuklarda bağışıklık sistemi, endokrin sistem ile ilgili bozukluklar ve nörobiyolojik bozukluklara da değinilmektedir.

Tıp Birliklerinin Yorumları:

İngiliz Tıp Birliği GDÜ’lerle doğal ürünlerin kesinlikle birbirinden ayrılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu da ancak güvenlik kontrolünden geçen ürünlerin tüketiciye etiketlenmiş olarak sunulması ve tüketicinin bu konuda bilgilendirilmesi ile mümkündür. İngiliz Tıp Birliği, bu ayrımın yapılmasının, GDÜ’lerin tüketimine bağlı ileride ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarının izlenmesi açısından önemli olduğunu vurgulamaktadır. İngiliz Tıp Birliği GDÜ’lerin sağlık açısından tehlikeli olduğunu iddia etmemekle birlikte, bu ürünlerin güvenirliği ve uzun vadedeki etkileri konusunda yeterli bilgi ve kanıt olmadığı için temkinli yaklaşımı ve yakın takibi önermektedir.

İngiliz Tıp Birliği’nin bu duyurusundan sonra Amerikan Tıp Birliği (AMA) de konuyu yeniden gündemine almıştır. Amerikan Tıp Birliği’nin, biyoteknolojinin topluma yararlı olduğunu savunan 10 yıllık politikası, GDÜ’lerin ticari tüketime sunulmasından öncesine dayanmaktadır. AMA’nın GDÜ&’lerin tamamen güvenli olduğunu öne süren deklarasyonu tıp dünyasında hakim olmaya başlayan görüşe karşıttır. AMA’nın “bu tür ürünlerin özel etiketlemeye tabi tutulması için yeterli bilimsel kanıt bulunmadığı” açıklaması bazı bilimsel verileri göz ardı etmektedir. Araştırmacılar GDÜ’lerle ilgili güvenlik testlerinin yeterliliğini sorgularken, AMA ile FDA durumu bütünüyle görmezden gelmektedir. AMA deklarasyonundaki şaşırtıcı noktalardan biri de antibiyotik direnç genlerinin “eğer mümkünse kullanılmaması” nın önerilmiş olmasıdır. İngiliz Tıp Birliği ise bu belirteç genlerin hastalığa neden olan bakterilerin yapısına katılması ve onları antibiyotiklere karşı dirençli kılması olasılığına dikkati çekmektedir.

Ekolojik Etkiler:

Genetik modifiye bitkilerin ekolojik açıdan olumsuz etkilerini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. ABD’deki Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, genetik mühendisliği yoluyla böcek öldürücü gen aktarılmış Bt mısırı poleninin Kuzey Amerika’da yaygın bulunan Monarch kelebeğinin larvaları üzerinde öldürücü etkileri saptanmıştır (Nature vol. 399, p. 124, 20 May 2000). Monarch kelebekleri mısır bitkisi üzerinde beslenmediği halde, Bt mısırı polenlerinin kelebeğin temel besin kaynağı olan ipekotu üzerine ulaşması öldürücü sonuç doğurmaktadır. Bu olumsuz etkinin, bu tür ürünlerin dünyada yaygın olarak yetiştirildiği göz önüne alındığında, gelecekte biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açması beklenmektedir.

USDA’nın GD ürünlerin ekonomik ve ekolojik etkilerini irdeleyen çalışmasındaki sonuçlar çelişkilidir. Herbiside dayanıklı pamuk için verim ve kar oranında anlamlı artış olduğu, buna karşılık herbisid kullanımında anlamlı bir artış gözlenmediği belirtilirken, herbiside dayanıklı soya kullanımının verim ve karda küçük bir artışa yol açtığı, buna karşılık herbisid kullanımında anlamlı bir azalma sağladığı ifade edilmektedir.

Biyoteknoloji Endüstri Organizasyonu (BIO), 1998 yılında ABD’deki bütün mısır ekim alanları için Bt mısırın insektisid kullanımını yalnızca %2.5 oranında azalttığını bildirmiştir.

Dr. Charles Benbrook tarafından Temmuz 1992’de yayınlanan makale, ABD’de 8 eyalette 40’ın üzerinde bölgede, dünyadaki en büyük GDO şirketi olan Monsanto tarafından geliştirilmiş herbiside dirençli soyaya ilişkin verim performansı testlerinin sonuçlarını özetlemektedir. Sekiz eyalet üniversitesinden araştırmacılar çok sayıda Roundup Ready soya soyu ile çeşitli jeolojik koşullarda yetişen genetik olarak değiştirilmemiş soyların verimini karşılaştırmışlardır. Alınan sonuçlar beklenenin aksine ve şaşırtıcıdır. Bütün RR soylarında verimin GD olmayan soylara göre %6 oranında düşük olduğu saptanmıştır. Bir başka deyişle toprak bakterilerinden izole edilerek soya genomuna aktarılan herbiside direçli gen çiftçilerin ve tüketicilerin zararına sonuç vermiştir. Çiftçiler daha pahalı GD tohumları ve beraberinde pazarlanan herbisidi satın almak zorunda oldukları için bu durumdan tek kar sağlayan Monsanto firmasının kendisidir. 1999’da ABD’de ekilen soya tohumlarının %60’ının RR soya ve kullanılan herbisidlerin %54’ünün Monsanto firmasının pazarladığı herbisidin aktif bileşeni glifosat olduğu bilinmektedir. Monsanto’nın pazar payı GM ürünlerin pazarlanmaya başladığı 1996 yılında yükselişe geçmiştir.

ABD hükümetinin ve Monsanto’nun politik baskısı sonucu soyadaki glifosat kalıntılarının üst sınırı Japonya’da 6 ppm’den 20 ppm’ye çıkarılmıştır. Yabancı ülkelerdeki düzenleyici standart değerler yükseltilmediği sürece ABD’nin GD soyayı ihraç etme şansı yoktur.

Dr. Benbrook’un raporu Monsanto ve GDO’yu destekleyen bilim adamlarının iddialarının tersine, RR soya üretiminin arttığı ABD’de tarım kimyasallarının kullanımının da arttığına dikkat çekmektedir. Roundup gibi bir herbisidin tek başına kullanılması dirençli yabani otların ortaya çıkmasını kolaylaştıracaktır. Bu durumda çiftçilerin yabani otlarla mücadelesi giderek zorlaşacaktır. Bu olasılık Dr. Joy Bergelson’un GD ürünlerden yabani otlara tozlaşma yoluyla gerçekleşen gen akışını ele alan makalesinde ifade edilmektedir (Nature, Sep 3,1998).

Arizona Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada böceklerin Bt pamuğa karşı beklenenden daha çabuk direnç geliştirebileceğini göstermiştir. Bt’ye dirençli böceklerin (pink bollworm) üreme döngüsünün, duyarlı böceklerle eşzamanlı olmadığı belirlenmiştir. Bu durumda Bt’ye dirençli böceklerin yalnızca kendi aralarında üreyebileceği ve sonuç olarak Bt’ye dirençli böcek sayısının hızla artacağı beklenebilir (Nature Sep 1999).

RR soya ve böcek öldürücü gen taşıyan Bt mısırın veriminin daha fazla olduğunu gösteren kanıt yoktur. Bu durum GD ürünlerin çevre ve tarım açısından önemli bir tehdit oluşturabileceğini, GD ürünleri hızla artan dünya nüfusunu beslemek amacıyla destekleyen görüşün hiç de doğru olmadığını göstermektedir.

Transgenik Kirlenme ya da Genetik Sürüklenme:

Tarımsal ürünlerin genetik mühendisliği yöntemleriyle değiştirilmesi biyolojik türler arasındaki duvarların aşılması sonucu evrimin işleyiş mekanizmalarına müdahale etmektedir. Doğa farklı türler, cinsler ya da ailelere ait genlerin karışmasına izin vermez. Ancak genetik mühendisliğinde bu genler kolaylıkla bir araya getirilmektedir (rekombinasyon). Roundup Ready geni ve Bt geni toprak bakterilerinden izole edilerek soya ve mısır bitkilerine aktarılmıştır. Bu ürünlerden gen kaçışı yabani otların ve doğada bulunan benzer cinsteki bitkilerin genetik bileşimini değiştirebilir.

Transgenik kirlenme, genetiği değiştirilmiş ürünlerin polenlerinin organik çiftlikler de dahil olmak üzere diğer alanlara yayılması sonucu gelişmektedir. GD ürünlerle doğal ürünler arasındaki bu çapraz tozlaşma yeni bitki türlerinin oluşumuna yol açabilir. Herbiside dayanıklı GD ürünlerin polenleriyle tozlaşan doğal bitkiler herbiside dayanıklı süper yabani otlara dönüşebilirler. Aynı durum insektiside dirençli tarım zararlılarının ortaya çıkmasında da rol oynayabilir.

Danimarka’da 1996 yılında kanola üzerinde yapılan bir çalışma tarım ürünlerine aktarılan genlerin doğadaki yabani bitkilere kolaylıkla yayılabildiğini göstermiştir. Genetiği değiştirilmiş patates ile yapılan ekim çalışmalarında GD bitkilerle doğal bitkiler arasında yüksek oranda gen akışı saptanmıştır. GD patateslerin 1.1 km uzağına ekilen doğal patateslerin tohumlarının %35-72’sinde transgen varlığı saptanmıştır.

Dr. Joy Bergelson’un çalışmasında (Nature, Sep 3 1998) bitkilerdeki genetik çalışmalarda sık kullanılan Arabidopsis thaliana’nın iki mutant biçimi elde edilmiştir. Bunlardan birinde klorsülforon adlı herbiside dirençli, asetolaktat sentaz (Csr1-1) enzimi geni kimyasal yolla mutasyona uğratılmıştır. Daha sonra mutant gen izole edilerek normal bitkiye aktarılmıştır. Gen transferi yapılan bitkilerden, orijinal mutant bitki gibi herbiside dirençli iki ayrı soy elde edilmiştir. Herbiside dayanıklı soylar, herbiside duyarlı normal bitkilerle bir arada ekilmiştir. Çapraz tozlaşma sonucunda normal bitkilerde oluşan herbiside dayanıklı tohumlar analiz edilerek mutant ve transgenik bitkilerin polenleri tarafından tozlaştırılan tohumlar karşılaştırılmıştır. Tohumlarda bulunan erkek (polen) genlerin kimyasal yolla mutasyona uğratılmış bitkilerin (%0.3) ve transgenik bitkilerin (%5.98) polenlerinden kaynaklandığı belirlenmiştir. Arabidopsis thaliana bitkisi normalde genellikle kendi kendine tozlaşır. Yani bir çiçek üzerinde üretilen polen (erkek üreme hücresi) aynı bitki üzerindeki yumurta hücresini dölleyerek tohumun oluşmasını sağlar. A. thaliana’da çapraz tozlaşma (bir bitkideki polenin başka bir bitkideki yumurta hücresini döllemesi) nadirdir. Ancak yapılan deney açıkça göstermektedir ki transgenik bitkilerde, kimyasal yolla mutasyona uğrayan bitkilerden 20 kat fazla çapraz döllenme gerçekleşmiştir. Bu sonuç, genetik mühendisliğindeki mekanizmaların doğal mutasyon veya doğal gen alışverişinden (homolog rekombinasyon) farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca transgenik ürünlerden yabani otlara olan gen akışı tarımda kullanılan kimyasallara duyarlılığın kaybolması tehlikesini de beraberinde getirmektedir.

Bir Cevap Yazın